Bizim kasabada,
Sebepsiz zenginleşen mirasyedilerden bir muhterem zat,
Sosyal medyasına çorapsız ayaklarını uzatarak,
İstanbul Nişantaşı semtindeki mağazadan aldığı bilmem kaç dolarlık ayakkabısını sergiliyor.
Sosyal medyanda burnumuza soktuğun pahalı potinleri,
Cümbür cemaat, ahali olarak gördük, çok mutlu olduk…
Üzüntüden görmeyenlerin, diğer eşrafın iç yağları eridi…
Dün bu aziz şehrin tepesinden baktım sosyal medyaya,
Diğer şehirler evlere şenlik.
Dolarla saç yıkamalar,
Altın tozlu kahve içmeler,
Lüks cipler,
Rezidans daireleri,
İçi boş kof, dışı "ışıltılı" hayatlar...
Sanıyorlar ki...
O filtreli fotoğraflar vicdanın pasını siler.
O takipçi sayısı, karakterin sıfırlarını toplar.
O "beğeni" butonları,
İnsanın içindeki o derin,
O karanlık uçurumu doldurur.
Avucunuzu yalarsınız
Hadi ordan…
Ruhunu üç otuz kuruşa,
Bir "tık" uğruna mezata çıkarmış zavallılar
Simav’da küçücük bahçesinden elleriyle fasulye toplayıp kurutan,
Tavşanlı’nın bir köyünde kışlık tarhanasını hazırlayıp,
Doğuda zorunlu görevini yapan öğretmen oğluna gönderirken, Kargo ücretini düşünen annenin,
Yaşamaktan onur duyduğum Anadolu’daki,
Bu güzel coğrafyadaki elleri öpülesi köylü ninelerimin,
Annelerimin,
Nasırlı ellerindeki o muazzam asaleti,
Hangi güzellik merkezinin dolgusuyla taklit edebilirsiniz?
Mümkün değil…
Sizin "kalite" dediğiniz şey,
Üzerinizdeki spotlar söndüğünde,
Ücretli Kameranın açısı bittiğinde söner…
Mali Suçlar Araştırma Kurulunun ismini duyunca dizleriniz titrer,
Gelir İdaresi Başkanlığı kapıya dayandığında, dökülür o yaldızlarınız…
O sahte ışıltıların altından, zift gibi bir yozlaşma çıkar,
Dün de, bugün de, yarın da,
Kaçacak delik arar, perişan olup boyalı basının sayfalarında yerinizi alırsınız…
Ne acı,
Bu öksüz ve yoksul şehrimizde de türedi bu tipler…
İçerisi boş, dışarısı süs.
Hesap veremeyeceğin parayla giydiğin o ipek gömlek,
Aslında senin kefenindir.
Hep birlikte izliyoruz.
Operasyonlar yapılıyor.
Gözaltılar başlıyor.
O "dokunulmaz" sanılan şişme şahsiyetler…
Adliye koridorlarında o sahte maskelerini düşürüyor.
Niye?
Hukukta hak edilmeyen ücret haksız kazançtır.
Sebepsiz zenginleşmedir.
Kalite, haksız kazancın üzerine inşa edilemez.
Kalite,
Alın terinin kutsallığı üzerine yakışmaz.
İmtiyazlı arabanı bu şehrin göbeğine park eder,
Görmezden gelinirsin…
Altındaki arabanın markası seni yollarda hızlı götürebilir,
Karakterin cüceyse,
Gittiğin her yer senin için dar gelir…
Ruhun sahteyse,
Oturup poz verdiğin,
O altın varaklı koltuklar seni yükseltmez,
Sadece daha yüksekten düşmeni sağlar…
Ahaliden biriyiz.
Bu öksüz topraklarda doğduk,
Büyüdük yaşıyoruz.
Unutmadık,
Kütahya Yeni Mahallemizin Deli Cevdet’ini…
Unutmadık Arnavut Mehmet’i,
Unutmadık Deli Azem’i,
Unutmadık Oduncu Kameros’u
Unutmadık Çakır Yusuf’u,
Unutmadık Şakir Usta’yı,
Unutmadık Emin Çavuş’u,
Unutmadık Tekeli Mehmet’i…
Size daha yüzlercesini sayabilirim…
Bu toprakların yiğit adamlarının,
Ceketleri eski, kasketleri yamalıydı ama sözleri çelikti.
Sofrasında üç zeytin vardı ama alnı ak, başı dikti…
Hak etmedikleri hiçbir tırtırlı kuruşu almadılar…
Bugün Kütahya’da,
Bu öksüz şehirde,
Bu ülkede,
O iyi insanların,
O güzel atlara binip giden adamların,
Ciddiyetlerini, sessizliğindeki o muazzam "kaliteyi" özledik...
Gerçek kalite,
Senin yanında kimse yokken,
Kimsenin izlemediği o anlardaki dürüstlüğündür.
Haram lokmaya el uzatmayan o soylu iradendir.
Haksızlık karşısında "susmayan" o gür sesindir…
Utanmadan,
Bize,
Yediğinizi içtiğinizi diktiğinizi izletip,
Gösteri sanatlarından örnekler sunuyorsunuz.
Ekran kapanınca karanlıkta kalıyorsunuz.
Filtre bitince,
O çıplak ve zavallı gerçekliğinizle baş başa kalıyorsunuz.
Çünkü asalet;
Bir butona basılarak kazanılmaz.
Asalet;
Ömür boyu eğilmeyen bir omurgayla,
Leke sürülmemiş bir isimle,
Ve en önemlisi...
Satın alınamayan bir ruhla kazanılır
Gerisi...
Sadece bir "post"tur…
Sadece bir "hikaye"dir.
Ve her hikaye gibi, sonunda biter.
Er kişi niyetine,
El fatiha…