YATAY

Kütahya 1973

Yenimahalledeyiz.
Lala Hüseyin Paşa İlkokulu bahçesinde akşam maçı yapıyoruz.

Goldü, ofsayttı cümbür cemaat bağırıp çağırıyoruz,

Recai Amcam bize, “Bağırıp çağırıp kimseyi rahatsız etmeyin gençler. Delikanlı gibi top oynayın, oynamayacaksanız gürültü yapmayın, buradan gidin bizim mahalle arka mahalledir ” dedi.

Ne diyor bu dedik.

Kızdık.

Maçı yarıda bıraktık…

Kale arkasından bağırdı.

Durun bre, daha lafımı tamamlamadım. Dedi.

Durduk.
“Ama öyle bir arka mahalle ki, yetmiş iki buçuk millet bir arada, maçta sokakta, hamamda, berberde, pazarda kavga yok, gürültü yok. Üç kişi aynı sokağın çocukları gol için kavga ediyorsunuz. Adam gibi oynayın. Örnek olun. Bu güzelliği bozmaya hakkınız yok”

Büyüklerimizi saymak küçüklerimizi sevmek öğretilmişti.

Başımızda kavak yelleri, döndük maça devam ettik.

Haklıydı.

Yıllar sonra anladık.

Mekanı cennet olsun.

Birdik bütündük.

Torbeşler, Arnavutlar, Karacaovalılar, Romanlar, Lazlar, Afyonlular, Niğdeliler, Merzifonlular, Mübadele yıllarının çocuklarının çocukları birlikte oynardık.

Hamam Sokak, Yunak sokak, Şifa Sokak, Uzun sokak.

Dar sokaklarda, taş döşeli yollarda, cumbalı konakların önünde buğday başaklı çocuklar…

Gazoz kapağı, misket, birdirbir, saklambaç…

Çember çevirdik, ip atladık, kahkaha sokakları doldururdu.

Mahalle bir aileydi.

Komşular birbirine selam verir, ekmeğini, böreğini paylaşırdı.

Saflık vardı; riyâ bilmez, borsa bilmez, fon bilmez, yalan bilmezdi insanlar…

Sütüne su katılmaz, ekmeği bozulmazdı…

Biz büyüdük.

Bu öksüz şehirde ekmekler gibi her şey bozuldu…

Yatay mimarinin güzelim konakları dikey mimari uğruna,

Daha çok akçe alırım uğruna bir gecede yaktırdılar…

Bembeyaz kireçler mavi ve yeşilin açık tonları gitti.

Beton geldi, gri ve siyah geldi,

Yatay müstakil evlerden çok katlı dairelere geçtik.

Mutlu olduğumuzu sandık.

Başımız göğe erdi.

Komşuluk eridi, samimiyet kayboldu.

Kahkahalar sustu…

Artık kına yakabiliriz…

Bugün çocuklarımızı ekranlar büyütüyor.

Ekranlar elimizden usulca alıp büyüttü çocuklarımızı.

İp atlamayı, sokak aralarında kızlı erkekli oynanan yakan topunu bilmiyorlar…

Efsunlanmış şekilde, trene bakar gibi telefon ekranına bakıyorlar.

Bakkal Bayram, Altıparmak, Sedef Dondurma unutuldu.

Marketler mahalleyi yuttu…

Cumartesi Pazar herkes meşhur alış veriş merkezlerinde.

Kimse kimseyi tanımıyor, her yer cam duvar gibi…

İçeride kim olduğunu bile bilmiyorsun…

Kendi komşunu tanımadığın yerde,

Esnafın tomarla para verip tutup getirdiği influencer sana,

“Kütahya’da mutluluğun formülünü” satıyor.

Yersen…

Çağdaş olduk. Mesut bahtiyar yaşayıp gidiyoruz.

Müteahhit Ahmet Abi’ye sordum:

“Abi, neden son yaptığınız binalar siyah, gri?

Başka renk mi yok, insan şehrine bu kadar mı kötülük yapar?”
Cevapladı : “Susma hakkımı kullanıyorum. Arsa sahiplerinin arkadaşların kendi tercihidir.”

Bu öksüz şehirde on yıl öncesinde, mavi, yeşil, tertemiz kireç badanalı evler hatıralarınıza gülüyordu.

Bugün, vazodan dönenlere, saman pazarına, sultan bağına inin,

Eski yatay binalarımız artık yok.

Beton yığınları arasında kaybolmuş bir ruh var…

Geçmişi hatırlamak nostalji değil, bugünü eleştirmek demek. Sokaklarda oynayan çocuklar vardı. Komşular selam verirdi. Şimdi ekran başında büyüyen çocuklar var, selam vermeyi unuttular.

Gençler bizim umudumuz.

İsteriz ki,

Bu şehirde sadece Hacı Azizlerde değil,

Yatay mimari her yerde yeniden hayata geçirilsin.

Bugün bu sokaklarda, caddede, Organize Sanayi’de, Esnafta hiçbir kimsenin yüzü gülmüyor.

Geçim kaygısı artan enflasyon dönen dolaplar herkesi mutsuz ediyor.

Biz bu şehirde yaşıyoruz, biliyoruz görüyoruz…

Umarım bu öksüz şehrin kabiliyetli mimarları yatay mimariyi yeniden hayata geçirir…

Güzel evlerde,

İnsan onuruna yakışan yatay mimari evlerinde yaşar ve yaşatılırsak belki o gülüşleri yeniden duyarız.

Kütahya beton binalar arasında boğuluyor.

Bu öksüz şehrin,

Kütahya’nın sessiz çığlığıdır…

Betonla değil,

Mutlu insanlarla güzelleşir şehir…

Mutluysa,

Mutlu kalabiliyorsa...