Patlak Ekzoz

Yürüyerek Cumhuriyet caddesinden çıktım.

Dönenler meydanından Pekmez Pazarı'na indim.

Esnaf arkadaşları görüp konuştum…

Bilmezdim,

Bu öksüz şehirde,

Yüzden fazla yaşam gurusu olduğunu…

Bu topraklarda yaşayanların tüm yoksulluğuna rağmen,

Bu kadar çok özgüven sahibi olduğunu…

Maşallah,

Herkes her alanda uzman.

Cetveli uzatsan uzmana denk gelecek.

Benim memleketimde,

Adam yıllardır kıbleyi kaybetmekten korkmuş.

Ahir ömründe Ilıca'dan öteye geçmemiş…

Kırk yıl önce,

Kütahya'dan bindiği Karaşevelli otobüsüyle Eskişehir'e en son asker uğurlamaya gitmiş.

Garajda inip yarım saat garaj esnafını gezmiş,

Sonra tekrar aynı perondan geri memlekete gelmiş.

Kütahya Garı'nı havaalanı sanıyor…

Aşağı Çarşı'da dükkân önünde bir ucu kırık tahta sandalye üstünde tünüyor,

Birleşmiş Milletlerden girip bana dünya ekonomisini anlatıyor…

Yıllar önce fabrikalardan birine girip otuz sene güneş görmeden çalışmış.

Çalışmayanlar da,

Arkadaşlardan, akrabadan, şundan bundan birkaç ay sigorta primi ödeyiverip,

Süpersonik şekilde tekâüt olmuş...

Mutlu mesut bahtiyar yaşayıp gidiyor…

Allah artırsın,

Arkadan kalkan sofrayı kaldırsın…

* * *

Öteki muhterem zat,

Hayatında fabrikanın içine girmemiş,

Dönen çarkların gürültüsünü duymamış,

Kütahya'nın tozunu toprağını yutmamış…

Torna tezgâhının ne olduğunu bilmemiş,

Buz gibi inşaatlarda sıva yapan,

Elektrik su tesisatı, fayans döşeyen ustanın,

“Ameliyat yapan cerrah titizliğindeki” çalışmasını görmemiş…

Amma velakin,

Üç cümlede hem Kütahya'yı hem tüm ulusu kurtarıyor…

Eve gidip kapıyı açan hanımına,

"Hele bakın kim geldi?" diye hava basıyor.

Yatacak yeriniz yok…

* * *

Eskidendi, çok eskiden.

Sabah ezanıyla kalkan dedelerimiz,

Üst odada yatan hane halkına, çocuklara,

Alttan tahta tavana baston vurup seslenir,

"Müslümanın üstüne güneş doğmaz." derdi…

On yaşımızda biz sabah yoklamasına çağırıp

Bir tekmil almadıkları kalırdı,

Olacak o kadar deyip, güler geçerdik…

Yeni Mahalle'de,

Sabah,

Köşedeki kümük fırınından toprak kokan sıcak simitler, ekmekler alırdık.

En zengininin bile doğal gazı, tüpü yoktu.

Sabahın yedisinde komşu Meryem Teyze kapıya vurur,

Annemden iki de bir yoğurt mayası isterdi.

Annem bir Osmanlı kadını.

Elinde maşası eksik,

Evden yoğurt mayası isteyen hiçbir komşuya "Yoğurdunu da al git." dediğini hiç duymadık…

Evden kim ne isterse istesin kimseyi boş çevirmezdi.

Su taslarımız bakırdı.

Kunduk Viran Tepeleri'nden mahalleye kiremit künklerle gelen buz gibi fındık suyu içerdik.

Kışın sobanın üstünde kestane pişerdi.

Bu şehirde aileler en az altı ton Seyitömer Kömürü'yle kış çıkartırdı.

Annem, "Zemheri soğuğu bu; kapıyı kapat, mahalleyi mi ısıtacağız oğul?" diye seslenirdi.

Geldi geçti Genç Osman…

Bugün,

Telefonun şarjı yüzde yirmiye düştüğünde hayatın bittiğini sanan mirasyedi genç,

Ofluyarak, puflayarak büyüklerine racon kesiyor,

Bana dayanıklılıktan bahsediyor…

Bilmem söylesem mi, söylemesem mi ?..

* * *

Eskiden,

Eski Sanayi'deki ustanın yanında bir hafta çalışabilen çırak,

Yirmi dört anahtarı uzatmayı anca on günde öğrenirdi...

Şimdi üç video izleyen,

Sosyal medyada "Kanal açsam mı?" diye bana soruyor.

Aç mübarek, aç.

Bizim mahallenin Ahmet Amcası'nın,

Her cümlesi,

"Bak yiğit, ben sana baştan söyleyeyim..." diye başlardı.

Tıfılım,

Dedim ki:

"Rafet Amca, sen bu kadar işi,

Bu kadar kısa zamanda bitirmeyi nereden öğrendin?"

Cevapladı ;

"Oğlum, yaş altmış.

On bir yaşımda Koçak Kiremit Fabrikası'nda başladım. Anam öldü. Babam üç aya kalmadan annemden daha genç biriyle evlendi. Üvey anam beni istemedi. Babam işe gidince beni kapının önüne koyar akşam babam gelmeden eve alırdı.Mecburdum çalışmaya.

Birçok işte çalıştım. Annem eve gelince bana değil elimde ne var diye bakardı.

Fırından altı ekmek alır, acıktığım için yolda birini kendim yerdim

. Üvey annemden yemediğim sopa, sanayide çalışmadığım iş kalmadı ki."

Devam etti,

"Okutmadılar beni, okumadım ama bak elimdeki nasırlara, çiziklere, yanıklara…

Hepsi ayrı bir sanat.

Otur, sana hayatı anlatsın."

Yutkundum,

Utandım…

O gün anladım...

Bazılarının bilgi kaynağı kitap değil,

Tecrübeleri.

Tüm yoksulluklarına rağmen onurlu duruşları...

Soğan acı,

Hayat ondan da acı…

Kütahya'da,

Kahvehanede yurdum insanı çayı karıştırırken çıkan ses kadar fikir çıkıyor.

Biri masaya oturuyor,

Daha çayı üflenmeden;

Ekonomi çözüldü.

Eğitim düzeldi.

Dünya siyaseti bitti…

O,

O gün sabahtan erkenden dedenin kahvehanesine gidip akşama kadar oyun kâğıdı dağıtacak.

Okeye dördüncü arayacak…

Hele bir de cümleye,

"Ben siyaset konuşmam ama..." diye başladıysa,

Geçmiş olsun.

Konuşmasında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bile kısa kalır…

Bu memlekette kendini asil sanan insanlar var;

Hayat tecrübeleri yarım simit kadar...

Özgüvenleri Menderes Caddesi kadar uzun…

En son çamura bastığı yer,

Tavşanlı'da bir köy yolu.

Ama seramik ihracatını anlatıyor…

Bir insanın bir ustanın hünerli elini beş dakika izlese,

Sessizliğin de emek olduğunu anlayacak…

Ama yok...

Patlak egzoz gibi...

Ses çok.

Duman çok.

Gürültü çok.

İlerleme yok…

İlerleme, gaz bittiğinde Hisar Bayırından aşağı salınan Murat taksi kadar…

Sevdiğim insanların egzozu patlak değil...

Özgüveni patlak.

Bağırınca fikir büyümüyor.

Büyük harfle bağırınca haklı olmuyorsunuz,

Kendinizden soğuma süresini kısaltıyorsunuz.

Bir insan her konuda ahkâm kesiyorsa,

Ölü evinin yascısı,

Düğün evinin tefçisi oluyorsa,

Sürekli ses çıkartıyorsa,

Kim olursanız olun,

Aman kardeşim,

Patlak egzozlardan uzak durun…