İlla Edep

Kütahya haritada bir nokta değildir.

Bu topraklar bir edep mektebidir.

Biz, o mektebin en önemli dersini unuttuk,

Edebi.

İlla Edebi...

Biz büyüdük.

Şehir büyüdü.

Binalar yükseldi.

Caddeler genişledi.

Biz büyüdük ve kirlendi dünya...

Bu yalnız ve öksüz şehirde sanayileşmeyle birlikte tarımdan kopan erkekler,

Bol dumanlı fabrikalarda çalışırken,

Evin yükünü eşiyle omuzlayan hanımların, genç kızların,

Yıllar yılı hem evlerine hem ekonomiye kattıkları değeri,

Büyüklenmeden, kibirlenmeden Türkiye'mize sessiz sedasız ürettikleri güzellikleri gördük…

Gülcihan Ablam,

Meryem Ablam,

Ayşe Teyzem,

Hatice Halam,

Cümbür cemaat tüm mahalle,

Beyzadeleri işe gidince,

Eski sanayi semtindeki çini fabrikalarından at arabalarıyla evlere getirilen o pırıl pırıl ham tabakların başına geçerlerdi.

Ellerinde fırça…

Ellerinde nakış gibi işledikleri bembeyaz bir tabak…

Anneler, ablalar, teyzeler, tabağın üzerine yalnızca boya sürmezlerdi.

Nizam sürerlerdi.

Edep sürerlerdi.

Adap sürerlerdi.

Hakiki çini tabaklar tek tek, el emeğiyle boyanırdı.

Gözünü para hırsı bürümüş harami zadeler türememiş, çini görünümlü ucuz alçı tabaklar henüz icat edilmemişti...

Zaten hakiki el işinin alameti farikası, emekti, alın teriydi, hünerli ellerde yapılmasıydı.

Evinizde, sağınızda solunuzda eski bir çini varsa inceleyin.

Üzerinde “Hand made”, yani el işi yazıyorsa ve dahi gerçekten el işiyse, hiçbir desen diğerinin aynısı değildir.

Çini üzerine konulan hiçbir nokta diğer noktaya benzemez.

Tıbbiyeliler bilir, herkesin nabız atışı farklıdır...

Hiçbir çizgi, bir başka çizginin kopyası değildir.

İnsan elinin değdiği yerde kusursuzluk değil, herkesi gerçek hikâyesi vardır...

Çini yazıcısı Meryem abla, “Ben tabağımı kusursuz yapacağım. Ben en güzel deseni yapacağım.” dese, herkesten önce kendi fırçası titrerdi.

Fedakar yüreği titrerdi...

Niye?

Çünkü haddini bilirdi…

Bilirdi ki, asıl nakkaş yukarıdadır.

Biz ise yalnızca onun gölgesiyiz...

Muhteremler,

Bugün kalkıp,

“Her şeyi düzelteceğiz. Her şeyi onaracağız. Her şeye biz nizam vereceğiz.” diyorsunuz.

Öyle mi?

Dönün ve yıllardır fil gibi girip tarumar ettiğiniz bu aziz şehre bir bakın.

Eseriniz ortada...

Tersine dönen yollar, yetmeyen otoparklar,

Arapsaçı trafik,

Her döneme, her adama göre hizaya geçirilmiş renksiz ruhsuz binalar…

Daha çok akçe hırsıyla,

Şehrin büyük bölümüne yapılan ucube, hilkat garibesi çok katlı yapılar.

Ucube binalara şöyle yandan bir bakın.

Hangisinin yasal, hangisinin kaçak olduğunu hemen anlarsınız...

Bu şehre buldozerle girseydiniz, bugünkü kadar zarar veremezdiniz.

Eski Kütahya’nın düzenli tertemiz daracık sokaklarından eser yok.

Ahşap cumbalı evlerin gölgesi yok…

Bir zamanlar evlerin birbirine, insanların birbirine yaslandığı şehirde şimdi herkes kendi duvarının arkasında...

Bugün üç siyasiyi aynı masaya oturtamıyoruz.

Ali Veliye, Veli Aliye küs…

Oysa dün insanlar bir araya gelirdi.

Hem de birbirlerinin hayatına balyozla girmeden.

Adamın bir eksiği mi vardı?

Görmezden gelinirdi.

Bir hatası mı vardı?

Edeple örtülürdü.

Kimse çıkıp,

“Dur bakalım, ben seni bir düzelteyim.”

“Ben seni bir yola sokayım.”

“Sen yanlışsın, ben doğruyum.” Demezdi…

Çünkü büyüklenmenin sonunun kibir olduğunu bilirlerdi.

Ve daha önemlisi,

Herkes haddini bilirdi...

Çünkü o insanlar biliyordu:

Dünyayı düzeltmeye kalkmak, bazen bu dünyanın sahibine “Ben senden daha iyi biliyorum.” demektir.

Bu, bir hastalıktır.

Bugün o hastalık yeniden zuhur etti.

Şişirilen egolarla…

Büyütülen makamlarla…

Dededen kalan topraklarla…

Sebepsiz zenginleşmeden gelen parayla…

Güçle…

Ve insanın kendisini dünyanın merkezinde görmesiyle…

Dün, bu topraklarda anlının teriyle, haram yemeden üç otuz kuruşa kiremit fabrikalarında çalışan adamlar vardı.

Akşam olur, yorgunluk çayını Hisar kahvehanesinde içer,

Sonra başlarını kaldırıp şehrin yeşilliğine bakarlardı.

Ziraat bahçelerine,

Müderris Bahçelerine,

Kiraz bahçelerine…

Vişne bahçelerine…

Armut ağaçlarına…

Şehrin içindeki mısır, lahana, marul tarlalarına…

Okçu’ya…

Güveçci’ye…

Parmakören’e…

İnköy’e…

Bütün yeşillikleri, güzelim konakları,seyredip,

Gönül huzuruyla kendisiyle konuşurlardı...

“Bugün yoruldum ama kimsenin hakkını yemedim, çok şükür.”

* * *

Yıllar önce Hisar Kahvehanesinde çay içen o sıradan adamın huzuru,

Bugün villası, atı, yatı, katı olan birçok insanın yüreğinde yok.

Her şeyi kontrol etmek isteyen…

Herkese nizam vermeye çalışan…

Dedesinden kalan topraklardan kazandıklarıyla maiyetindeki insanlara züppelik yapan…

Kazandığı akçeleri, hırsını,başarı zanneden…

Kendisini başkasından üstün gören,

Yaratılanı, yaratandan ötürü sevmeyen,

Mümtaz şahsiyetlerin hiçbirinde,

Ama hiç birinde,

Hisar altında çay içen yorgun adamın huzuru yok…

Huzur, sahip olmakla değil,

Haddini bilmekle başlar...

Haddini bilmek demek,

Önünde sonunda,

Altının üstünün beş metrelik bez olduğunu görebilmektir.

Haddini bilmek demek,

Evliya Çelebi Mezarlığında,

Yitirdiğin annenin, babanın kabri başında durduğunda,

Senin bilmeden basıp geçtiğin toprağın altında binlerce “düzeltilemez” hikâye yattığını görebilmektir.

İdrak edebilmektir...

Ölüm önünde herkes eşittir.

Zengin de…

Fakir de…

Güçlü de…

Güçsüz de…

Makam sahibi de…

Makam bekleyen de…

Hepsi aynı toprağa karışır.

İnsan topraktan gelir toprağa döner.

İnsan bunu gerçekten idrak ettiğinde,

Başkasının hayatını düzeltmeye bu kadar heves etmez..

Önce kendisine bakar.

Önce kendi kusurunu arar.

Önce kendi eğrisini doğrultmaya çalışır.

İnsanın başkalarını düzeltmeye ayırdığı zamanın birazını kendisine ayırması çoğu zaman yeterlidir...

Biz o kadar büyüğüz ki…

Başkasının yamuğuna cetvel olmaya bayılıyoruz.

Herkesin hayatına bir ölçü…

Herkese bir nizam…

Herkese bir ayar…

Herkese bir ders…

Artık kimsenin bize dokunmasına gerek yok.

Kimse kimseyi düzeltmeye kalkmasın.

Kimse kimsenin hayatına balyozla girmesin.

Kimse kendisini dünyanın nakkaşı sanmasın.

Çünkü biz sadece gölgeyiz.

Asıl nakkaş yukarıda...

* * *

Aman siz dokunmayın.

Bırakın bazı şeyler düzelmesin.

Bırakın insanlar kendi hatalarıyla yaşasın.

Bırakın şehir, biraz da kendi hafızasıyla kalsın.

Bırakın eski evlerin gölgesi zihnimizde yaşasın.

Bırakın ateşte açan çiçekler çinilerimiz, bize insan olduğumuzu hatırlatsın...

Birbirimizi düzeltmeye çalışmadan önce kendimize bakalım.

Kütahya’nın yeniden ihtiyacı daha büyük binalar, daha geniş yollar, daha parlak dijital reklam tabelalar değildir.

Bu şehrin ihtiyacı, yıllar önce kaybettiğimiz o eski derstir,

Edep...

Bu şehir betonla değil, yeşil parklarıyla çocuk sesleriyle gelişir.

İnsanlar servetleriyle değil, haddini bilmeleriyle büyür.

Bu topraklar,

Güzel Kütahyam,

Haritada bir nokta değil,

İnsana kim olduğunu hatırlatan bir Üstattır...

Kadir kıymet bilene,

Ve dahi,

Anlayana…